Vampirler ve Edebiyat

Vampir figürü, yüzyıllardır insanlığın karanlığa duyduğu merakın ve korkunun bir yansıması oldu. Efsaneleri Doğu Avrupa’nın sisli köylerinden, geceye dair anlatılan hikâyelerden doğdu. Fakat edebiyat sahnesine adım attığında, artık yalnızca bir “canavar” değil; insan doğasının derinliklerinde gizlenen arzuların ve yasakların sembolü hâline geldi.

1872’de Joseph Sheridan Le Fanu’nun Carmilla adlı novellası yayımlandığında, vampir hikâyeleri yeni bir biçim kazandı. Çünkü bu kez vampir bir kadındı. Kurbanı da bir kadındı. Toplumun bastırdığı arzular, sevgiden doğan kıskançlık ve sahiplenme duygusu bu hikâyede birbirine karışıyordu.

Carmilla şöyle der:

> “Beni acımasız sanacaksın, bencil belki... Ama ne kadar çok seversem, o kadar bencil olurum. Ne kadar kıskandığımı bilemezsin.”


Ve bir başka sahnede:

> “Sen bensin, ben de senim. Sonsuza kadar birbirimize aitiz.”


Le Fanu, bu sözlerle vampiri sadece kan emen bir yaratık olmaktan çıkarır; onu tutkularının, yalnızlığının ve toplumdan dışlanmışlığının içinde yaşayan bir karaktere dönüştürür aslında.


1897’de Bram Stoker, Dracula ile edebiyatta vampirin kalıplarını belirledi. Artık vampir, karanlık bir kontun suretinde, Transilvanya’dan gelen eski bir lanetti. Stoker’ın hikâyesi sadece bir korku romanı değil; eski dünyanın karanlığı ile modern dünyanın aydınlığı arasındaki çatışmanın da simgesiydi.

Jonathan Harker, karanlık kaleye giderken şöyle yazar:

> “Dünyadaki bütün batıl inançların, Karpat Dağları’nın çevresinde toplandığını okumuştum. Eğer bu doğruysa, beni çok ilginç bir konaklama bekliyor.”


Dracula ise karanlığın içinden sessizce fısıldar:

> “Ölüler hızlı yol alır.”


Bu cümle, hem bir uyarı hem de bir hakikattir. Çünkü vampir, insanın geçmişinden gelen lanetli bir yankıdır; öldü sanılan her şeyin geri dönebileceğini hatırlatır.

Fikrimce vampir hikâyelerinde hep aynı tema gizlidir: öteki olmak.
Vampirler toplumun dışında kalır, dışlanır ama aynı zamanda çekicidirler. Korku ve cazibe bir aradadır. Carmilla’da bu duygular aşkın biçiminde, Dracula’da ise gücün ve yalnızlığın simgesi olarak karşımıza çıkarır.

Ölümsüzlük arayışı, aslında ölümü kabullenememekle ilgilidir.
Sonsuza kadar yaşamak, sonsuza kadar yalnız kalmaktır.

Vampirler, gecenin içindeki karanlık kadar insandır. Çünkü onların hikâyeleri, bizim içimizdeki gölgeleri anlatır.


Açıkçası vampir hikâyeleri beni hep büyülemiştir çünkü bu anlatılarda asıl korkutucu olan dişler ya da kan değildir; insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesidir.
Carmilla’nın tutkusu da Dracula’nın yalnızlığı da aslında aynı yerden gelir: Ölümsüz olma isteğiyle insanca sevilme arzusu arasındaki o ince çizgiden.

Belki de bu yüzden vampir hikâyeleri hiç eskimez. Zira karanlık, sadece gecede değil; insanın kalbinde de yaşamaya devam eder.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nevruz